26 Kasım 2014 Çarşamba

Seyfettin Efendi ve Olağanüstü Maceraları #2 Hayırsız Ada

0yorum
II. Meşrutiyet’in ertesinde, Sultan Mehmet Reşat sembolik tahtında otururken, yeni hükümet 1328 (1910) senesinde İstanbul sokaklarını kuduz salgınından gözetmek amacıyla on binlerce köpeği telef olmaları için sürgüne gönderme kararı almıştı. Şehrin onursuz ve insanlıktan uzak serserilerinin, eline yevmiyeleriyle birlikte demir kıskaçlar tutuşturarak köpekleri kan revan içinde mavnalara istiflettirdikten sonra Fenerbahçe burnundan 3 fersah açıktaki kıraç bir kaya parçasına, Sivriada’ya terk ettiler.

Kuduzun hızla yayıldığı adada, on binlerce köpek birbirlerini parçalarken çıkan hırlamalar, uğuldamalar ve iniltiler, dalgalarla birlikte şehre her vurduğunda sessiz kalanlar bile anladı; bu işte hiçbir hayır yoktu. 1330 (1912) yılında Marmara havzasında yaşanan müthiş zelzeleden İstanbul’un işgaline kadar sayısız uğursuzluk, o iniltileri kimi zaman avaz avaz kimi zaman içten içe devam ettirdi.

1925 senesi İstanbul’unda kimse duymasa da Hayırsız Ada’dan hâlâ feryatlar yükseliyordu ve gece beraberinde şehre dehşeti getiriyordu.


Seyfettin Efendi ve Olağanüstü Maceraları #2 Hayırsız Ada'nın tanıtımı işte böyle başlıyor.

Serinin ilk kitabı olan “Yeditepe Canavarı” vak’asının aydınlatılmasının üzerinden henüz bir yıl geçmeden İfşa-yi Sırr Teşkilatı'nın yani Seyfettin Efendi ve esrardaşları Doktor Aziz, Pehlivan İsmail, Casus Esat ve Mühendis Münevver'in yeni bir macerası Hayırsız Ada.

Kitabın içinden çıkar ve okuyucunun göz hizzasına geçersek, Hayırsız Ada, Devrim Kunter'in yaratıcısı olduğu Seyfettin Efendi serisinin üçüncü, Olağanüstü Maceralar alt serisinin ise ikinci kitabı.

Serinin ilk kitabını tek başına yazıp çizen Devrim Kunter, kendi anlatımı ile yazarlara zorlu gelen ve onları hikaye ve karakter bütünlüğünü korumak için değişiklikler yapmaya mecbur bıraktığı 10 kısa hikayeden oluşan Esrarengiz Hikayeler çalışmasından sonra, bu sefer de Cihan Türe ile birlikte kaleme aldığı ve tamamını kendisinin çizdiği Hayırsız Ada macerası ile okur karşısında.

Çizgi roman çabuk okunuyor ama onun arka planındaki emek genellikle es geçiliyor. Anlattığı hikaye, karelemeler, renkler, çizgiler, tarz, tavır... Birinden biri eksik olunca, herşeyi tamam olmasına rağmen kimsenin yemekten zevk almadığı bir yemeğe benziyor sanki...

Polisiyenin de kendine has zorlu yanları var. Her şeyden önce polisiye bir matematik işi, merak ettireceksin, ama okurun çözmesi için ipuçları vereceksin, ama çok da çözmesine izin vermeyecek, kitabın ortasında katili buldum dedirtmeyeceksin, sonunda bir sürpriz yapıp hiç şüphelenilmeyen birini katil çıkartacaksın (bu arada "cinayet olmayan polisiye, kız polisiyesidir" diyen Emrah Serbes'e selam olsun...), bunların hepsi olup biterken bir de sanatsal bir ürün ortaya koyduğunu bilip "ünik" bir şey yaratacaksın... Bunun dengesini tutturmakda çizgi roman çizmek kadar zor.

Hele hem yazıp hem çizmek, zorlukları kat be kat arttırıyor. Devrim Kunter, hem yazıp hem çizerek zorluklara karşı "güzel" bir ürün ortaya koyuyor. Üstelik Türkiye gibi, işin kolayına kaçmanın çok daha karlı olduğu bir ülkede, güzel bir şey yapmakta ısrar ediyor.

Seyfettin Efendi'nin üçüncü macerası olan Hayırsız Ada, 1925 gibi erken cumhuriyet döneminde, İstanbul'da geçen, İttihatçıların acımasızlıklarının bir göstergesi diye tanımlanabilecek bir gerçek olayın üzerine inşa edilen çarpıcı bir kurgu ile karşımıza çıkıyor. Hikayenin fonundaki İstanbul siluetinde bir belirip bir kaybolan Germakoçi gibi fantastik yaratıklardan, 1915 doğumlu "Mehmet Nusret" gibi gerçek insanlara dek pek çok unsur öyküyü zenginleştiriyor.

Bir de bunlara, ekibindeki "dost"larından şüphe etmek zorunda kalan Seyfettin ile birbirinden dikkat çekici ve handiyse steampunk denebilecek silah tasarımlarını ekleyince, daha kapak görselinden başlayarak son sayfaya kadar heyecan ve keyifle akıp giden bir 96 sayfa var karşımızda...

Daha önceki yazımda, "Ben kişisel olarak bir yandan vampirlerle, ölümsüz ruhlarla, karanlık dünyanın bilinmeyen gizemleri ile savaşan ancak buna rağmen  modern bilim ve rasyonaliteden beslenen Seyfettin Efendi'yi sırf bu özelliğinden dolayı çok keyifle okuyorum." demiştim. Gerçekten de Hayırsız Ada, fantastik ile bilimkurgu arasında gidip gelen aksiyon düzeyini diğer hikayelerin bir boy daha üstüne çıkartmış durumda.

Kendisi ile bir süre önce yaptığımız röportajda, Devrim Kunter "Yılda bir "Olağanüstü Maceralar" bir de "Esrarengiz Hikayeler" olmak üzere iki kitap çıkartmayı planlıyorum. "Olağanüstü Maceralar -02" eylül ayında gelecek. Arada sergi ayarlayabilirsek gerçekleştiririz. T-shirt, hareketli çizgi roman (motion-comics), karakter figürleri gibi projelerim de var ama ne kadarı hayata geçebilecek bilemiyorum..." demişti.

Bir okur olarak talebimi "daha çok Seyfettin Efendi... " şeklinde özetlemem mümkün. Bunun için Seyfettin Efendi'yi hikayesini derinleştiren ve zenginleştiren farklı medyalarda da görmek, takip etmek bana çok keyif verecek.

Ama bunların hiç biri olmasa bile, Seyfettin Efendi'yi salt çizgi roman olarak bile olsa, yaşatmak için deyim yerindeyse insan üstü bir çaba sarfeden Devrim Kunter'e kocaman bir teşekkür borçluyuz.
 


Kunter'in Seyfettin Efendi için hazırladığı internet sitesinde Seyfettin Efendi'yi daha yakından  tanımak, kitaplardan örnek bölümler görmek ve imzalı Seyfettin Efendi kitapları satın almak da mümkün. Sitenin adresi şöyle:  http://seyfettinefendi.com/

'Esrarengiz Hikayeler'in peşinde Seyfettin Efendi ya da Seyfettin Efendi ve Esrarengiz Hikayeleri #1

0yorum
Seyfettin Efendi ve Esrarengiz Hikayeleri, Devrim Kunter'in yaratıcısı olduğu Seyfettin Efendi serisinin ikinci, Esrarengiz Hikeyeler alt serisinin ise ilk kitabı.

İlk başta biraz karışık gibi gelebilir. Ama Amerikan çizgi roman geleneğine aşina olanlar için hiç de öyle olmayan bir durum bu.

Kitapçı raflarında sırtında "01" yazan iki kitap görünce kafam karşışacak diye düşünmeye de gerek yok... Çünkü Seyfettin Efendi ve Esrarengiz Hikayeleri ile Seyfettin Efendi ve Olağanüstü Maceraları serileri birbirinden, başarılı bir şekilde ayrıştırılmış cilt tasarımları ile farklılıklarını ortaya koyuyor.

Peki farklılık sadece isim ve biçimde mi? Elbette değil. Seyfettin Efendi ve Esrarengiz Hikayeleri #1, Devrim Kunter'in yarattığı kahramanımızın 9 yazar ve 13 çizer tarafından anlatılan ve 1911-1935 seneleri arasında geçen 10 farklı hikayesini içeriyor.

Ayrıca "Seyfettin Efendi ve Esrardaşları" sergisi kapsamında yer alan çalışmalar da var kitabın içinde. Farklı çizerlerin bakışından kahramanımızın ve arkadaşlarının nasıl göründüğünü gözlemlemek açısından oldukça ilgi çekici.

Kitabın önsözünü kaleme alan Ege Görgün, Devrim Kunter'in bu kitapta başka yazarların öykülerini çiziyor olmasını "Kendisi de iyi bir hikayeci olmasına rağmen, bu albümde dostlarının yazdığı hikayeleri hiç gocunmadan resimlemiş" diye anlatıyor ve bunun Devrim Kunter'in yeteneğine rağmen egosunun esiri olmadığına işaret ettiğinin altını çiziyor.

Gerçekten de, bu blogda, Seyfettin Efendi'nin ilk kitabı için yazdığım, belki biraz da gereğinden fazla eleştirel tanıtım yazısından sonra tanışmak ve sohbet etmek fırsatını bulduğum, hatta bir de röportaj yaptığım, Devrim Kunter'in başarılı ve ısrarlı bir yazar/çizer/yayıncı olmasına rağmen egosunun esiri olmadığını söylemek çok doğru olacak.

Seyfettin Efendi ve Esrarengiz Hikayeleri #1, kısa hikayelerden oluştuğu için ilk kitaba göre daha kolay okunuyor. Ama Ab-ı Hayat'tan Drakula'ya, Yedi Uyurlar'dan Arsène Lupin'e Haşhaşiler'den Taksim Atatürk Anıtı'na kadar pek çok popüler malzemenin heyecan dozu yüksek bir şekilde hikaye edilmiş olduğunu unutmamak lazım.

1926 yılında latin harfleri ile yazılan notlar, ya da 1918'de soldan sağa çevrilerek okunan gazeteler gibi küçük ayrıntılardaki sorunları bir kenara bırakıp Devrim Kunter'in çizgi roman dünyası için sergilediği ısrarı ve ortaya koyduğu ürünün dikkat çekiciliğine bakmanın daha doğru olacağını düşünüyorum...

Ben kişisel olarak bir yandan vampirlerle, ölümsüz ruhlarla, karanlık dünyanın bilinmeyen gizemleri ile savaşan ancak buna rağmen  modern bilim ve rasyonaliteden beslenen Seyfettin Efendi'yi sırf bu özelliğinden dolayı çok keyifle okuyorum. Devrim Kunter'in kendisine sorduğum "Bundan sonra öykülerde bilim kurgu mu yoksa fantastik mi daha ağırlıklı olarak yer alacak" sorusuna verdiği yanıt da beni fazlasıyla memnun ediyor.

Şöyle yanıt vermişti Kunter soruma: "Bilim kurgu kısmı ağırlıkta olacak, bilhassa çizgi romanda bu tip dedektiflerin çoğu doğaüstü/fantastik olaylarla uğraşırlar (Martin Mystere, Dylan Dog, Hell Boy vs.). Seyfettin Efendi'yi bu akımdan ayıran noktalardan biri de bu."

Devamını merakla beklediğimiz kitaplar listemizde kendine haklı bir yer edindi Seyfettin Efendi. Hem Esrarengiz Hikayeleri ile hem de  Olağanüstü Maceraları ile...

Küçük bir de not ekleyeyim... Yıllar önce okuduğum Muska ile tanıdığım, sonrasında Ters Ninja'daki öyküleri ile beni derinden etkileyen Sadık Yemni'nin bir Seyfettin Efendi öyküsü yazması da beni çok menun etti. Umarım bu ortak çalışmanın da devamı gelir. 

Kunter'in Seyfettin Efendi için hazırladığı internet sitesinde Seyfettin Efendi'yi daha yakından  tanımak, kitaplardan örnek bölümler görmek ve imzalı Seyfettin Efendi kitapları satın almak da mümkün. Sitenin adresi şöyle:  http://seyfettinefendi.com/

22 Nisan 2014 Salı

Teneke Kent ile Bakanlıklar arasına sıkışmış bir Emanet Şehir...

0yorum
Emanet Şehir, Levent Cantek'in "Ankara Üçlemesi"nin ikinci kitabı. Dumankara: Hayat Bir Yangındı ile başlayan seri, yine Dumankara'nın çizerlerinden Berat Pekmezci'nin kalın çizgileri ve siyaha bol bol boyanmış sayfaları ile hayat bulmuş.

Cantek'in hazırladığı kitaplar arasında (Deli Gücük, Alacakaranlık Zamanlar, Zifirname ve Dumankara) en başarılı tasarıma sahip olan Emanet Şehir bence. Berat Pekmezci'nin rolü tabii ki tartışılmaz.

Bir yalancının hikayesi Emanet Şehir... Başlarda biraz anlaşılmaz olmasına rağmen ortalara doğru açılıp, güçlü bir finale yollanıyor hikaye... Ancak final sanki zayıf kalmış. Bıçakla kesilir gibi bitmiyor ama ne olup ne bittiği biraz muallakta gibi.

Kitabı tartışılmaz iyi bir grafik roman yapan ise ayrıntılardaki mükemmelliyetçilik. Cantek, yıllardır çalıştığı,  iyi bildiği, bugüne kadar defalarca anlattığı (örneğin Mor Menekşeler dizisinde) 1940'lı yıllar Ankara'sını yeniden canlandırmış kitapta. Sadece Ankara'yı değil Türkiye'nin içinde bulunduğu atmosferi ve ruhsal ortamı da... Berat Pekmezci de okurunu o atmosfere sokmayı iyi başarmış.

Her halükarda "başarılı" çalışma çünkü, bir insan hikayesi Emanet Şehir, üstelik alışılmışın dışında, beklenmedik bir kahramanı olan, alaycılıktan abartıdan uzak...

Hikayenin yan karakterlerinin gerçek insanlar olması (Orhan, Ataç, Zeki Abi, vb.) de cabası.

Küçük bir not: 

Bir çırpıda okuyup bitirdiğim kitap, 1948 ile 1950 arasında bir dönemde geçiyor. Kitabın ilk bölümlerindeki DTCF olayları 1948 tarihli... Demokratlardan ve Vatan gazetesinden söz edilmesi de bunun ispatı gibi. Ancak, Şekip'in hastaneden çıktıktan sonrasında sanki Demokratlar iktidara gelmiş, Celal Bayar cumhurbaşkanı olmuş, İnönü resimleri yerine Bayar portreleri asılmış duvarlara... Ancak hastanede doktor ile konuşurken "Demokratlar iktidara gelirse" deniyor... Her halükarda, ülkede ilk kez demokratik bir seçim yapılıyor, siyaset gündemin temel maddesi oluyor. Ama kitapta, üstelik Cantek'in sözleriyle "solcuların hikayesinin anlatıldığı" kitapta buna dair tek bir gönderme yok... İlginç geldi. Paylaşayım istedim.

20 Nisan 2014 Pazar

Siyah kalem'in cinlerini yeniden çizebilmek...

0yorum
Bir Hayaldi Gerçekten Güzel, Müstacaplıoğlu'nun okuduğum 6. kitabı. Perg serisinin 4 kitabı ve Şakird'den sonra şimdi de Mehmet Siyah Kalem namlı Türkmen çizerin cinler, yörükler, göçmen Türkleri içeren çizimlerini kendine konu edinen romanını okudum.

Kısa sürede okunan bir roman. Dili akıcı, hikayesi ilgi çekici. Üstelik "yazarın yazarlık macerasının içine baktığı" yani yazma serüvenini anlatan bir kitap.

[Mehmet Siyah Kalem'in resimleri için öykü yazmaları amacı ile Büyükada'da bir araya getirilmiş iki yazarın birbirleri ve yaşama bakışlarının mücadelesi kısaca romanın konusu...]

Yazma serüvenini biri yetenekli bir yazar, diğeri keskin kalemli bir eleştirmen üzerinden kurguluyor. Ancak kimi zaman, iyi bir yazarın yapmamaması gerektiğinin altını çizdiği hataları, kitapta kendisi de yapmış durumda Müstecaplıoğlu...

Öyküsünü yazdığı konunun tarihi enformasyonu ile okuyucuyu sıkmamak gerektiğinin farkında olan roman kahramanı yazarın aksine Müstecaplıoğlu, Büyükada'dan KızKulesine dek pek çok mekan hakkında öyle enformatif bilgiler veriyor ki okur sanki bir gezi kitabı ile karşı karşıya sanıyor kendisini.

Ernest Mandel Polisiye roman üzerine yazdığı Hoş Cinayet isimli incelemesinde modern polisiye romanın geçirdiği işlevsel değişimi şöyle anlatıyor:

Roman giderek daha başka hizmetler sunmak zorundaydı. Bizzat pazarın genişle­mesi dedektif romanının ikincil işlevi için bir uyarandı. Kitle pazarı zorlu bir rekabet demekti ama bu, katı bir biçimde saptanmış fiyatla­ra dayalı tekelci bir rekabet olduğu ve tüm bu sanayide üretim mali­yetleri hemen hemen aynı -ve düşürülemez olduğu için fiyat reka­beti söz konusu değildi. Rakipleri altetmenin tek yolu metaya ek bir kullanım değeri vermek, ek hizmetler sunmaktı.
Polisiye romanların, doğrudan "eğlendirme"nin yanısıra sağlaya­ bileceği bir hizmet de, insan uğraşılarının sayısız alanlarında yoğun, standartlaştırılmısş uzmanlık bilgisi sunmaktı.

Tıpkı Mandel'in altını çizdiği gibi Müstecaplıoğlu da bazen romanı bir uzmanlık bilgisi sunma aracına çevirmiş. Allahtan bu duruma kitap içinde çok fazla rastlanmıyor.

Ya da belki de ben bu satırları, Müstecaplıoğlu kadar iyi yazamadığım için, ona duyduğum kıskançlık ile yazıyorumdur... Kim bilir ;)



10 Şubat 2014 Pazartesi

Her Temas İz Bırakır, Gözü kara bir AnKara polisiyesi

0yorum
Bugüne kadar okuduğum en iyi Türkçe polisiye. Ahmet Ümit'in neden "o polisiye değil" diye burun kıvırdığını da anlamış oldum, meğer haksız yere tırmandığı tahtından inmekten korkuyormuş.

Bu topraklarda polisin nasıl olduğunu, nasıl yaşadığını, ne yaptığını, ne yapmadığını bir anti kahraman ile anlatmayı başarmış yazar.

Çok popüler bir televizyon dizisinin etkisinde kalırım diye okumamıştım, meğer hata etmişim. 


Emrah Serbes'in daha önce Erken Kaybedenler kitabını okumuştum. Kitapta kendini sürekli tekrar eden trük (burada ne olduğunu yazmaya gerek yok), başlangıçta güzeldi ancak her öykünün temelini aynı durum oluşturduğu için bir süre sonra kendini geliştirmeyen bir şeye dönüşüyordu. 

Halbuki Bir AnKara Polisiyesi alt başlıklı Her Temas İz Bırakır kitabı, kelimenin tam anlamı ile polisiye okurunun beklentilerini karşılayan bir kitap. 

Bir kere polisiyenin temel kurallarına uyuyor. Bir cinayet var. Hatta gerçekçilik o kadar yoğun ki, Cinayet masasının her kitapta bir cinayet çözen polislerine inat, kitabın başında işlenen cinayeti, ortasında bir diğeri, ilerleyen sayfalarda bir diğeri izliyor. Üstelik bunların hiç birinin birbiriyle alakası yok. Tek ilişkileri cinayetlerin hepsini çözmek zorunda olan Behzat Ç. 

Polisimizin Türkiyeliliği de her halinden anlaşılıyor. Uyum yasaları ile başı dertte bir devlet memuru. Kaba güç kullanmaktan çekinmiyor, haklı olduğunu düşündüğü anda mücadelesini şiddet kullanarak sürdürüyor. Yetmiyor yaptıkları, bir market müdürünün bile arkası sağlam olabilir korkusu yaşıyan amirleri tarafından engelleniyor. 

Behzat Ç. gerçek bir Ankara polisiyesi üstelik. Yaşadığı şehiri, New York'tan, İngiltere kırsalından, ABD'nin herhangi bir kentinden, Paris'ten farksız bir şekilde okura sindire sindire, tanıta tanıda anlatıyor. Ankara'yı bilen okur gidilen yerlerle özdeşlik kuruyor. Bilmeyen ise tanıyor, öğreniyor.


19 Aralık 2013 Perşembe

Mezarlarınıza tüküreceğim...

0yorum
Çok güçlü bir hikayesi olan, hiç bir cümlesinde gereksiz hiç süs olmayan, tek bir fazla cümlesi bulunmayan bir roman Mezarlarınıza Tüküreceğim. 

Kitabı başladığım gün bitirince hemen bir kaç satır yazayım istedim. 

Vian kitabı, hikaye Amerika'da geçiyor olmasına rağmen Fransızca basmış önce. 1946'da, savaşın hemen arkasından teni beyaz renkli bir zenci gencin, ırkının intikamını almak için nasıl suç işleyebildiğini, üstelik müthiş derecede ayrıntıyla anlatmış. 

Seks ve cinayete dair tüm ayrıntılar kitapta açık seçik anlatılıyor. Zaten bu açık seçik olma durumu kitabın ABD'de yayınlanmasının (hatta yıllar sonra Türkiye'de de yayınlanmasının)  önünde bir engel oluvermiş. Kitap uzun süre yasaklanmış. (Türkiye'de tümzamanlar yayıncılık tarafından basılan kopyada mahkeme kararı ile pek çok cümle çıkartılmış. Ama küçük bir hukuk hilesi ile çıkartılan cümlelerin neler olduğuna dair mahkeme kararı kitaba eklenmiş ...) Bir de filme alınmış roman. Hatta Vian filmin galasında kalp krizi geçirip yaşama veda etmiş. 

Neyse biz yine kitaba dönelim:  İthaki yayınlarının bastığı ve elimdeki kopya 6. baskı. Ancak bu güzel kitabın çevirisi başta olmak üzere editoryal sıkıntılarından söz etmezsem eksik kalır.

Elimdeki kitabın künyesine göre çevirmen Bal Onaran. Kendisi kitabı Fransızca'dan çevirmiş ancak okuyunca keşke çevirmeseymiş dedim ne yalan söyleyeyim. 

Benim takıldığım iki ayrıntı var: Çevirmenimiz "Sopa" anlamına gelen "club" sözcüğünü çevirmekten bile aciz olduğu için "golf kıyafetiniz ve kulübünüz var mı?" diye bir soru sordurabiliyor  kitaptaki karaktere...

Ya da genç kız, esas oğlana kısa süre önceki sevişmelerini hatırlatıp "benimle tekrar uyuyacak mısınız?" demekte. Esas oğlanın yanıtı da "ne zaman isterseniz uyurum" oluyor doğal olarak.

Bunlar çevirdiği dili, Fransızcayı bilememekten değil, Türkçeyi bilmemekten kaynaklı sorunlar bence.

Ekşi sözlük'te Lake of the Hell isimli kullanıcı da bazı hatalardan söz ediyor:

çoğu kelimenin eklerinin yanlış çevrimi ("aklımı sende bıraktım" değil de "aklıma sende bıraktım" gibi), özel isimlerin tamamen yanlış çevrimi (duke ellington değil de doke ellington gibi)...
Tamam anladık çevirmenin Türkçe bilgisi yeterli değil, hatta çevirii kitaptan soğutmaktadır. Peki yayınevi bu çeviriyi hiç okumamış?

İthaki yayınları tarafından basılan kitabın künyesinde editör yok, sadece düzeltmenin ismi var. Demek ki gerçekten kimse edit etmemiş, çevirmenden gelen hali aynen basılmış. Üstelik kitabın 6. baskısı... Yani bittikçe basılmış, bittikçe basılmış ama hiç ne basıyoruz biz diyen olmamış.

Yazık iyi bir kitapevi diye bilirdim halbuki.


18 Aralık 2013 Çarşamba

Brandenburg kapısı dardır geçilmez...

0yorum
İrlandalı polisiye gerilim yazarı
 
Önce kitabın arka kapağındaki tanıtım yazısına bir bakalım:

"80'li yıllarda bir eylemci Berlin'deki sokak ortasında vurulur. Paraguay'da bir arabanın çarpıp kaçtığı çok geçmeden can verir. Yaşlı bir işadamı, Asuncion'daki görkemli malikanesinde kafasına kurşun sıkarak intihar eder. 

Bu ölümlerin birbiriyle bağlantılı olduğuna inanan Gazeteci Rudi Hernandz ise olayı çözemeden korkunç bir cinayete kurban gidecektir. 

Gazetecinin akrabası Erica, AB'ye bağlı Avrupa Güvenlik İdaresi'nde uzman olarak çalışan Volkmann'ı araştırmayı sürdürmeye ikna eder.  Başlangıçta Volkmann'ın elinde işe yarar hiçbir ipucu yoktur. Sadece banda alınmış anlamsız bir konuşma ve yarısı yanmış, eski, siyah beyaz fotoğraf... 

Bu fotoğraf Avrupa tarihini elli yıl geriye götürecek korkunç bir planı açığa çıkarır: bugün de tekrarlanabileceğini bildiğimiz için, büsbütün korkunçlaşan bir planın... 

Volkmann'ın artık kendi geçmişinin acılarıyla yüzleşmekten başka çaresi yoktur."

Doğan Kitap'tan Ali Cevat Akkoyunlu imzası ile çıkan bir kitap Brandernburg. Yazar hakkında yayınevi "Eleştirmenler, Glenn Meade’in romanlarını, olay ve kurgu bakımından, Frederick Forsythe, John le Carre ve Tom Clancy’nin heyecanlı bir karışımı olarak niteliyor" yazmış.

479 sayfa süren kitapla ilgili yazılacak çok şey var lakin biraz da spoiler içereceğini önceden söyleyecek başlayayım yazmaya.

Glenn Meade, (bence) hiç de yayınevinin pompaladığı kadar Frederick Forsythe, John le Carre ve Tom Clancy'nin heyecanlı bir karışımı değil.  Neden böyle net bir iddia ortaya attığımı aşağıda yazacağım. Lakin önce kitabın tanıtım yazısına bir bakalım...

Her şeyden önce kitabın '80'li yıllarda geçtiğine dair tek bir gönderme bile yok kitapta. Tarihler 23 Kasım ile 24 Aralık arasında, lakin bilinmeyen bir yıla ait...

Tanıtım yazısındaki ilk cümle: "80'li yıllarda bir eylemci Berlin'deki sokak ortasında vurulur." şeklindeydi.  Berlin'de vurulup öldürülen eylemcinin ismi Dieter Winter'dir ve kitabın (galiba) 91. sayfasında ondan ilk kez söz ediliyor.

"Paraguay'da bir arabanın çarpıp kaçtığı çok geçmeden can verir." cümlesinin devrik haline bakmadan devam edelim.

"Bu ölümlerin birbiriyle bağlantılı olduğuna inanan Gazeteci Rudi Hernandz ise olayı çözemeden korkunç bir cinayete kurban gidecektir. " cümlesinde anlatılan Hernandez'in ölümü 80. sayfada yaşanacak.  Tabi uzun soluklu bir kitabın ilk bölümünün sonundaki olay da tanıtım yazısında yer alabilir ama gel gör ki kitabın tanıtım yazısı ile içeriğinin ilişkisi daha da sorunlu.

Okumamış olanların keyfini kaçırmamak için daha fazla ayrıntı vermeyeceğim.

DİKKAT! BU BÖLÜMDEN SONRASI AĞIR DERECEDE SPOİLER İÇERİR!

Gelelim iddiama. Büyük boy ve 500'e yakın sayfa sayısına rağmen  kitabın 100. sayfasında neyin ne olduğu az çok ortaya çıkmış durumda. Naziler, Güney Amerika, filan diyince akla ilk gelen, kitabın en büyük gizemi olan Hitler'in oğlu oluveriyor zaten.

Üstelik işin içine bir de patlamayan bir nükleer başlık yerleştirince sayfaları arttırmaktan başka bir şey yapmış olmuyorsunuz.

Peki deyiyor mu? Meade'nin ilk baskısı 1994 yılında İngiltere de yapılan kitabı ne yazık ki keçi boynuzu gibi. Uzun uzun dişlemeniz, çiğnemeniz gereken bir tahta parçası. Elde ettiğiniz ise bir damla bal.

Tabii ki kitabın keyfili yerleri var. Okuyanı heyecan dalgası içine alan, bir sonraki sayfayı, bir sonraki sayfayı arka arkaya deviren yerler var elbet. Lakin kitabın geneli böyle değil. Hatta kitabın küçük bir kısmı böyle.

Polisiye'nin merak unsuru içermesi gerektiğini, okuyucunun merakını ayakta tutmak gerektiğinin pek farkında değil gibi yazar. Her ateş edildiğinde "duvara, kara, ağaca, ete saplanan mermiler" metaforu gibi, sık sık başvurulan tekrarlar; Latin Amerika'dan Avrupa'ya şehir şehir gezilmesine rağmen hiç bir yerin havasını tam olarak soluyamamamıza kadar pek çok sorun var kitapta. Almanya ve Kızıl Ordu Fraksiyonu gibi bir malzemenin resmen heder edilmesi var...

Yani? Meade'nin diğer kitaplarını, özellikle Kar Kurdu'nu merak ediyorum. Umarım o da böyle çıkmaz diyerek bitireyim yazımı...
 

kitaplık cini © 2010

Blogger Templates by Splashy Templates