polisiye etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
polisiye etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

16 Mart 2018 Cuma

Kurşunların karşılıklı boşa atıldığı bir Düello

0yorum
İlk baskısını 2012'de yapan Düello, Suhpi Varım'ın "Simirna Cinayetleri" adını verdiği serinin de ilk kitabı.
Klasik İngiliz Polisiyesi'nden (hatta isim verelim Agatha Christie'den) esintiler taşıyan kitap, Sultan İkinci Abdülhamit'in istibdat yönetimindeki İzmir'de bir dizi cinayetin nedenini ve katilini araştıran İngiliz bir arkeologun hikayesi. İngiliz arkeolog Ronald Morgan, İzmir sosyetesinin iyi bildiği ve kendisininde de yakın çevresinde yaşayan levantenlerin bazılarının öldürülmesi ile birlikte dedektifliğe soyunuyor. Başına gelen heyecanlı maceralar içinde bulduğu küçük bağlantılar ile katilin kimliğine ulaşmaya çalışıyor.

Ancak kitabın eksileri artılarından fazla. Öncelikle çok karakter var kitapta. Ermeniler, Rumlar, Yahudiler, İngilizler, Fransızlar, Almanlar, Bulgarlar, Osmanlılar, sürekli adı anılan Genç Türkler... Her bir ulus/etnisite neredeyse bir kadın ve bir erkeğiyle Nuh'un gemisine binen hayvan çiftleri gibi romanda arzı endam ediyor. Elbette döneminin İzmir'ini iyi temsil ediyor bu durum. Üstelik hikayenin Osmanlı'ya yönelik bir ticari mesele ile ilişkilendirilmesi de bu durumu bir kat daha gerekli kılıyor belki. Ama birbirleriyle aşk, komşuluk, ticaret, vs. ile ilişki içindeki bu kalabalık insan grubu hikayenin takibini güçleştiriyor. İsimler bir süre sonra birbirine karışıyor. İngiliz olan kimdi, Amerikalı ne iş yapıyordu, Bulgar tamam da Rum olan kimin karısıydı? İngiliz genç kız Fransız kadının arkadaşıydı ama...

Bu durum kitabın ilk 70 sayfasında hiç bir şey olmamasına da yol açıyor. İlk cinayet 70. sayfadan sonra gerçekleşiyor ve aksiyonu düşük ilerleyen kitap bir türlü hızlanamıyor.

Polisiyenin Kraliçesi de denilen Agatha Christie romanlarının işte tam da bu yüzden ilk sayfalarında kim kimdir bölümü yer alır. Bağlantılar, karakterler birbiriyle karışmasın diye kimin kim olduğu daha ilk sayfada liste halinde verilir. Okur romanı okurken bir kopma yaşarsa, öndeki bu sayfaya bakıp bağları tekrar kurabilir.

Düello'nun ikinci eksiği gerçekçiliğin kaybolması. Karakterlerin bazıları örneğin Yıldız İstihbarat Teşkilatının hafiyesi Rıza Kerim ya da Kolağası Tevfik Bey gibi karakterler daha gerçekçi öğelerle işlenmişken, Ernest Malcolm, Sofia Dobrev, Charles Williams hatta baş karakterimiz Ronald Morgan kağıttan kesilmiş oyuncak bebekler gibi. Başlarına gelen olumsuz şeylerin hiç birinden etkilenmeyen, yaşadıkları şeyleri hiç olmamış gibi kenara bırakıp iki saat sonra hayatlarına devam eden tipler.

Hikayenin içindeki pek çok yan unsur onu zenginleştiriyor ama bunlar birbirleriyle ya da final ile anlamlı bir bağ kuramadığı için anlamlarını da yitiriyorlar. Haçlılar ve Tapınak Şövalyeleri kitabın sonundaki maskeli baloda giyilen bir kıyafete bağlanıyor. Simya ve ruhçuluk meseleri sadece boş bir binaya girilmesine imkan veriyor. Silah ticareti finale kadar en az üzerinde durulan mesele olduğu halde tüm cinayetler bu iş ile açıklanıyor. Genç Türkler ise dillerde olan ama ne olduğu bilinmeyen bir mesele olarak kalıyor.

6 Mart 2018 Salı

'Siyah Bira' kaç bardakta sarhoş eder?

0yorum
'in romanı, Siyah Bira, Bir Yunan Polisiyesi üst başlığı ile Labirent Yayınları tarafından basılmış bir kitap. 

Kitap, Andreas isimli bir sokak müzisyeninin kendisine bir kaç şişe bira ısmarladığı gece öldürülen arkadaşı Lazarus'un katilinin kim olduğunu öğrenmek için sergilediği çabaları anlatan ve Atina'da geçen bir polisiye.

Kitabın eksileri ve artıları var doğal olarak. 


Hikaye marjinal bir karakterin, zoraki dedektiflik macerası gibi görülebilir. Kahramanımızın, arkadaşının katilinin kimliğini tespit edebilmek için sürdürdüğü araştırmanın verilerini birer birer bizim de önümüze çıkartıyor Danellis. Böylece biz de katilin kim olduğunu, farklı olasılıkları tek tek sınayarak tespit etmeye çalıyoruz. Bu kitabın artısı. 

LEĞENDEKİ SAÇLAR... KİMİN BU SAÇLAR?


Eksilerine gelince. Kitabın çevirisi -ne yazık ki- çok iyi değil. Bu editoryal aşamada üstünden gelinebilecek bir eksiklik. Ama belli ki editörler kitapla çok uğraşmamış. İşin üzücü yanı Polisiye edebiyat için çalışan bir yayınevinin kitaba hak ettiği özeni ve doğal olarak da okuyuca hak ettiği saygıyı göstermemiş olması. Anlatımı zedeleyen, akıl karıştıran yanlış çevrilmiş kelimeler, Türkçe söz dizinine uygun olmayan cümleler... Okur olarak şanslıyız ki çok sayıda değil bu hatalar. Ama yine de göze batıyor. Bir örnek vereyim Lazarus'un evinde banyoya giren Andreas, 'leğen'in giderinde saçlar ve bir jilet görüyor... Leğenin gideri olamayacağına göre söz konusu şey duş yapılan ve adına tekne denilen bölüm olsa gerek. Çevirmen bunu gözden kaçırdı diyelim. Editör ve redaktör böyle hataları görmek için var.

Bir diğer eksi, kitabın güçlü bir finalinin olmayışı. Hatta şöyle diyelim, kitabın finalinin olmayışı. Katilin kimliğini, daha doğrusu olası katil adaylarından hangisinin katil olduğunu öğrenen Andreas'ın bu bilgiye ulaşmak için uğraşıp durduktan sonra ne yapacağını merak ederek sayfayı çeviriyor ve hiç bir şey olmayan bir final ile karşılaşıyorsunuz. Bu eksi, editör ya da çevirmen kaynaklı değil. Yazarın tercihi tabii ki.


GÖÇMENLER VARDIR... İYİ AMA NEDEN?


Atina'da geçen ve bize çeşitli toplu taşım araçları ile Atina'yı dolaştıran yazar Danellis'in kitabın tanıtımında ileri sürüldüğü gibi Petros Markaris polisiyeleri ile Yunan olmak dışında hiç bir benzerliği yok ne yazık ki. Markaris'te gördüğümüz derinlikli politik alt yapı Danellis'in kitabında yok. Politikaya yönelik bir iki gönderme geliştirilmeden bırakılıp es geçilmiş ne yazık ki.  Halbuki kitabın geçtiği günler Yunanistan'da ekonomik sıkıntının politik kaos doğurduğu, sürekli sokak eylemleri ile dolu günler... Kitap boyunca bir iki defa yakınlaşılıp uzaklaşılan mülteciler / göçmenler ile ilgili de bir şey olmuyor kitapta. Yazar belli ki böyle bir durumun farkında, o insanları bizlere de gösterip sonra da gözlerini başka bir tarafa çeviriyor. Tüm bu göçmenler olmasa da kitaptaki hikaye hiç bir şey kaybetmez, olmaları da bir şey kazandırmıyor ne yazık ki. Andreas'ın göçmen sevgilisi yerine bir Yunanlı da olsa, sık sık yemek yemeğe gittiği lokanta bir göçmen lokantası olmasa da olur. Ev sahibesi göçmenler olmasa Yunanlı gençler veya anarşistlerden korkacak mesela... Göçmenlerin ve mültecilerin olmasının hikaye açısından bir katkısı yok en azından. 

Bunun sebebi belki de Danellis'in, 2009'dan beri Türkiye'de / İstanbul'da yaşayan bir Yunanlı yazar olmasıdır. 


TÜRK KAHVESİ VE RAKI MI ελληνικά καφέ  VE ούζο MU?

Bu arada, Türkiye'de yaşaması ile ilgili çarpıcı bir nokta daha var. Kitapta geçen "Türk Kahvesi" ve "Rakı" acaba yazarın tercihi mi yoksa çevirmen/editör tercihi mi diye düşünmeden edemiyor insan. Eğer yazar öyle yazmadı da çevirmen ya da editör tarafından "Yunan Kahvesi" ve "Uzo" yerine "Türk kahvesi" ve "Rakı" çevirisi yapıldıysa çok büyük bir problem olduğunu da söylemeliyim. Yunan ve Türk toplumları arasında bu iki içeceğin ismi ve kime ait olduğu çok tartışmalı olduğu için eğer çeviride böyle bir şey yapıldıysa ciddi bir gaf... Yok bunu yazar Türkiyeli okura bir güzellik yapmak adına böyle yazdıysa o zaman bambaşka boyut kazanıyor bu gönderme... Bunun da altını burada çizmiş olayım.

Son olarak bir not daha. Kitabın ismi Siyah Bira. Başta bunun bir anlamı olabilir gibi geliyor. Ama bu da kitabın isminin Noir bir etki uyandırması dışında anlam ifade etmiyor ne yazık ki... Eğer bir gönderme ise, böyle olduğuna dair okurun anlayabileceği bir işareti yok. 

Her Temas Bir Öykü Bırakır - 1

0yorum
Cenk Çalışır'ın Kafka Okur, Kafa ve 221B dergilerinde yayımlanan öykülerini ve daha önce yayımlanmamış bir kaç öyküsünü içeren "Her Temas Bir Öykü Bırakır" yayınevine göre polisiye bir kitap. Zaten kitabın ismi de ünlü Kriminolog Edmond Locard'ın adıyla anılan Locard Prensibine atıf yapıyor: "Her temas bir iz bırakır." Her ne kadar Locard'ın böyle bir cümleyi dile getirmediği ileri sürülse de adıyla anılan ilke ve Emrah Serbes'in Behzat Ç. karakterini yarattığı ilk romanın isminden dolayı cümle bizlere doğrudan polisiyeyi çağrıştırıyor.

Ancak doğruyu söylemek lazım ki kitap polisiye değil, suç öyküleri içeriyor. Hatta bence kitabın en etkileyici bölümü olan son iki öykü (Kod 13 ve Ketenpere) birer casusluk öyküsü.  'Iskalamak', 'Keşke', 'Çamur' ve 'Işık Köprü' isimli öyküleri ise suç öyküsü bile değil. Yani 15 öykünün sadece 9'u suç öyküsü... Suç öyküsü derken açıkça cinayet dışında suçları da içeren, polisiye olmaktan öte suçu işleyenin duygu dünyasından, gerekçelerinden, suçun işleniş biçiminden yola çıkarak anlatılan hikayelerden bahsediyorum tabi. Polisiye öyküler de birer suç öyküsü olmasına rağmen, Suç  öykülerinin hepsinin polisiye olması gerekmiyor. 

Öyle ya da böyle, yazarın etkileyici bir atmosfer yarattığını, (dergilere yazdığı için olan) sayfa kısıtlamalarına rağmen güzel öyküler anlattığı ortada. Karakterleri geçmişlerini ve yaptıkları eylemlerin saiklerini anlatarak çıkarıyor karşımıza, eylemi tamamlatıp konuyu daha ileri götürmeden bitiriyor öyküyü.

Yine bence hikayelerden bazıları uzun öykü ya da kısa roman olarak tasarlanabilir, geliştirilebilir. 'Valizde kalan mektup' ve 'Çakalların Sırrı' mesela. Belki ileride roman olarak okuruz bunları belli mi olur?

8 Ocak 2017 Pazar

Jan janlı ambalajında bayat bir şekerleme: Hakan Nordik'ten başarısız bir polisiye "TEK"

0yorum
Başarısız bir siyasi polisiye olmuş Hakan Nordik'in kitabı. Bu başarısızlığı yayınevinin yazarın ismini gizlemesi, grubun gazetelerinde onunla yapılan röportajlar vs. bile örtememiş ne yazık ki.

İddiası büyük bir kitap... Adından bile belli. Kitabın içeriğiyle hiç ilişkisi olmamasına rağmen, kolay söylenen, akılda kalan, yani reklamı kolay yapılabilecek bir slogan isim ile piyasaya sürülmüş bir kitap. "SİYASETE, CİNAYETE VE ADALETE bakışınızı değiştirecek “TEK” roman." diye tanıtılıyor arka kapağında mesela.

İçerdiği şeyler ise şöyle anlatılıyor okura:

Siyaset, güç, intikam, vahşet, umut, işkence, aşk, derin devlet, CIA, rüşvetçiler, gerçeği arayanlar, namussuzlar, kurbanlar, tarikatlar, teşkilatlar, acımasız katiller, vahşi cinayetler, medya tetikçileri, azınlıklar, acı çekenler, yalnızlar, itilmişler, unutamayanlar, unutturmayanlar, küçük starlar, satılık gazeteciler, satılık onurlar, kiralık beyinler, orospular, fildişi kulelerdekiler, sokakta yaşayanlar, Kafka adında bir köpek, uluslararası suç örgütleri, tutunamayanlar, kan kokanlar, para kokanlar, aşk kokanlar, yok olanlar, yok edilenler, adalet arayanlar, ezilenler, psikopatlar, intikamcılar, hırsızlar... KISACASI SON YILLARIN DÜNYASI ve TÜRKİYESİ...

Peki vaatlerini yerine getirebiliyor mu?

Yukarıda saydığımız unsurların tamamı kitapta var, evet ama bunlar birleşince iyi bir polisiye ortaya çıkmıyor ne yazık ki. Kısaca yanıt HAYIR!

Son yıllarda bir anda yükselen değer haline gelen İskandinav polisiyelerine yönelik göndermesi ile Hakan Nordik ismi bile ticari bir unsur olarak ayakları yere basmadan havada duruyor.

Hakan Nordik romanını “Dünyanın her köşesinde ezilenler adına başkaldırıp mücadele edenlerin ve Gezi Parkı protestolarında yitirdiğimiz kardeşlerimizin anısına” cümleleri ile ithaf ediyor. İyi de yapıyor ama kitabın ilk sayfalarındaki bu ithaf içeriği ile pek de örtüşmüyor.

Hikayesi ile 90'lardan bir öykü gibi duran TEK, günümüze erişemediği gibi janjanlı ambalajına rağmen bayat bir şekerleme gibi ne yazık ki.

DEDEKTİFİMİZİ İMHA EDEN FİNAL

İşin en keyifsiz yanı Nordik'in kitabını "siyasi polisiye" olarak tanımlamasına rağmen klasik polisiyelerde yapılmaması gereken en temel şeyle final yapması. Kimi okurlar için "sürpriz final" gibi gelen kitabın sonu cinayetleri araştıran esas oğlanın başarılı çıkarımları ile değil, katilin itirafları ile gerçekleşiyor.

Halbuki Amerikalı yazar Willard H. Wright'ın "S.S.Van Dine" takma adıyla yazdığı ve American Magazine’in 106.sayısında 3 Eylül 1928’de yayınlan “Polisiye Romanın 20 Kuralı” makalesinde bu itiraf meselesine de değinilmiştir. Van Dine 5. maddede şöyle diyor:

Suçlu mantıksal yöntemlerle tespit edilmeli, sehven, şans eseri veya kendiliğinden itiraf sonucu ortaya çıkmamalıdır. Bu, okuru içinden çıkılmaz bir labirente sürükleyip, başarısız olunca da aradığı şeyi gömleğinizin cebinden çıkarıvermeye benzer; bunu yapan yazar bir soytarıdan farksızdır.

Denebilir ki, bu ilkelerin üzerinden çok zaman geçti, ne polisiyeler yazıldı... Doğru, ama çözümün itirafla gelmesi dedektifimizi başarısız kılıyor bu gerçeği de unutmamak lazım.

Ayrıca kitabın sonunda herşeyi itiraf eden katilin yapıp ettikleri ile daha önce kendisine ait anlatılanlar arasındaki çelişkiler (annesini hiç yalnız bırakmamış olması mesela...) hiç yokmuş gibi davranılamayacak kadar sıkıntılı bir mesele.

10 Şubat 2014 Pazartesi

Her Temas İz Bırakır, Gözü kara bir AnKara polisiyesi

0yorum
Bugüne kadar okuduğum en iyi Türkçe polisiye. Ahmet Ümit'in neden "o polisiye değil" diye burun kıvırdığını da anlamış oldum, meğer haksız yere tırmandığı tahtından inmekten korkuyormuş.

Bu topraklarda polisin nasıl olduğunu, nasıl yaşadığını, ne yaptığını, ne yapmadığını bir anti kahraman ile anlatmayı başarmış yazar.

Çok popüler bir televizyon dizisinin etkisinde kalırım diye okumamıştım, meğer hata etmişim. 


Emrah Serbes'in daha önce Erken Kaybedenler kitabını okumuştum. Kitapta kendini sürekli tekrar eden trük (burada ne olduğunu yazmaya gerek yok), başlangıçta güzeldi ancak her öykünün temelini aynı durum oluşturduğu için bir süre sonra kendini geliştirmeyen bir şeye dönüşüyordu. 

Halbuki Bir AnKara Polisiyesi alt başlıklı Her Temas İz Bırakır kitabı, kelimenin tam anlamı ile polisiye okurunun beklentilerini karşılayan bir kitap. 

Bir kere polisiyenin temel kurallarına uyuyor. Bir cinayet var. Hatta gerçekçilik o kadar yoğun ki, Cinayet masasının her kitapta bir cinayet çözen polislerine inat, kitabın başında işlenen cinayeti, ortasında bir diğeri, ilerleyen sayfalarda bir diğeri izliyor. Üstelik bunların hiç birinin birbiriyle alakası yok. Tek ilişkileri cinayetlerin hepsini çözmek zorunda olan Behzat Ç. 

Polisimizin Türkiyeliliği de her halinden anlaşılıyor. Uyum yasaları ile başı dertte bir devlet memuru. Kaba güç kullanmaktan çekinmiyor, haklı olduğunu düşündüğü anda mücadelesini şiddet kullanarak sürdürüyor. Yetmiyor yaptıkları, bir market müdürünün bile arkası sağlam olabilir korkusu yaşıyan amirleri tarafından engelleniyor. 

Behzat Ç. gerçek bir Ankara polisiyesi üstelik. Yaşadığı şehiri, New York'tan, İngiltere kırsalından, ABD'nin herhangi bir kentinden, Paris'ten farksız bir şekilde okura sindire sindire, tanıta tanıda anlatıyor. Ankara'yı bilen okur gidilen yerlerle özdeşlik kuruyor. Bilmeyen ise tanıyor, öğreniyor.


18 Aralık 2013 Çarşamba

Brandenburg kapısı dardır geçilmez...

0yorum
İrlandalı polisiye gerilim yazarı
 
Önce kitabın arka kapağındaki tanıtım yazısına bir bakalım:

"80'li yıllarda bir eylemci Berlin'deki sokak ortasında vurulur. Paraguay'da bir arabanın çarpıp kaçtığı çok geçmeden can verir. Yaşlı bir işadamı, Asuncion'daki görkemli malikanesinde kafasına kurşun sıkarak intihar eder. 

Bu ölümlerin birbiriyle bağlantılı olduğuna inanan Gazeteci Rudi Hernandz ise olayı çözemeden korkunç bir cinayete kurban gidecektir. 

Gazetecinin akrabası Erica, AB'ye bağlı Avrupa Güvenlik İdaresi'nde uzman olarak çalışan Volkmann'ı araştırmayı sürdürmeye ikna eder.  Başlangıçta Volkmann'ın elinde işe yarar hiçbir ipucu yoktur. Sadece banda alınmış anlamsız bir konuşma ve yarısı yanmış, eski, siyah beyaz fotoğraf... 

Bu fotoğraf Avrupa tarihini elli yıl geriye götürecek korkunç bir planı açığa çıkarır: bugün de tekrarlanabileceğini bildiğimiz için, büsbütün korkunçlaşan bir planın... 

Volkmann'ın artık kendi geçmişinin acılarıyla yüzleşmekten başka çaresi yoktur."

Doğan Kitap'tan Ali Cevat Akkoyunlu imzası ile çıkan bir kitap Brandernburg. Yazar hakkında yayınevi "Eleştirmenler, Glenn Meade’in romanlarını, olay ve kurgu bakımından, Frederick Forsythe, John le Carre ve Tom Clancy’nin heyecanlı bir karışımı olarak niteliyor" yazmış.

479 sayfa süren kitapla ilgili yazılacak çok şey var lakin biraz da spoiler içereceğini önceden söyleyecek başlayayım yazmaya.

Glenn Meade, (bence) hiç de yayınevinin pompaladığı kadar Frederick Forsythe, John le Carre ve Tom Clancy'nin heyecanlı bir karışımı değil.  Neden böyle net bir iddia ortaya attığımı aşağıda yazacağım. Lakin önce kitabın tanıtım yazısına bir bakalım...

Her şeyden önce kitabın '80'li yıllarda geçtiğine dair tek bir gönderme bile yok kitapta. Tarihler 23 Kasım ile 24 Aralık arasında, lakin bilinmeyen bir yıla ait...

Tanıtım yazısındaki ilk cümle: "80'li yıllarda bir eylemci Berlin'deki sokak ortasında vurulur." şeklindeydi.  Berlin'de vurulup öldürülen eylemcinin ismi Dieter Winter'dir ve kitabın (galiba) 91. sayfasında ondan ilk kez söz ediliyor.

"Paraguay'da bir arabanın çarpıp kaçtığı çok geçmeden can verir." cümlesinin devrik haline bakmadan devam edelim.

"Bu ölümlerin birbiriyle bağlantılı olduğuna inanan Gazeteci Rudi Hernandz ise olayı çözemeden korkunç bir cinayete kurban gidecektir. " cümlesinde anlatılan Hernandez'in ölümü 80. sayfada yaşanacak.  Tabi uzun soluklu bir kitabın ilk bölümünün sonundaki olay da tanıtım yazısında yer alabilir ama gel gör ki kitabın tanıtım yazısı ile içeriğinin ilişkisi daha da sorunlu.

Okumamış olanların keyfini kaçırmamak için daha fazla ayrıntı vermeyeceğim.

DİKKAT! BU BÖLÜMDEN SONRASI AĞIR DERECEDE SPOİLER İÇERİR!

Gelelim iddiama. Büyük boy ve 500'e yakın sayfa sayısına rağmen  kitabın 100. sayfasında neyin ne olduğu az çok ortaya çıkmış durumda. Naziler, Güney Amerika, filan diyince akla ilk gelen, kitabın en büyük gizemi olan Hitler'in oğlu oluveriyor zaten.

Üstelik işin içine bir de patlamayan bir nükleer başlık yerleştirince sayfaları arttırmaktan başka bir şey yapmış olmuyorsunuz.

Peki deyiyor mu? Meade'nin ilk baskısı 1994 yılında İngiltere de yapılan kitabı ne yazık ki keçi boynuzu gibi. Uzun uzun dişlemeniz, çiğnemeniz gereken bir tahta parçası. Elde ettiğiniz ise bir damla bal.

Tabii ki kitabın keyfili yerleri var. Okuyanı heyecan dalgası içine alan, bir sonraki sayfayı, bir sonraki sayfayı arka arkaya deviren yerler var elbet. Lakin kitabın geneli böyle değil. Hatta kitabın küçük bir kısmı böyle.

Polisiye'nin merak unsuru içermesi gerektiğini, okuyucunun merakını ayakta tutmak gerektiğinin pek farkında değil gibi yazar. Her ateş edildiğinde "duvara, kara, ağaca, ete saplanan mermiler" metaforu gibi, sık sık başvurulan tekrarlar; Latin Amerika'dan Avrupa'ya şehir şehir gezilmesine rağmen hiç bir yerin havasını tam olarak soluyamamamıza kadar pek çok sorun var kitapta. Almanya ve Kızıl Ordu Fraksiyonu gibi bir malzemenin resmen heder edilmesi var...

Yani? Meade'nin diğer kitaplarını, özellikle Kar Kurdu'nu merak ediyorum. Umarım o da böyle çıkmaz diyerek bitireyim yazımı...
 

kitaplık cini © 2010

Blogger Templates by Splashy Templates